Konu Dışı

Çok su verilince ölür çiçekler

“Çok su verilince ölür ya çiçekler
Çok ağlarım, çürür gözlerim”

(Hayatın her küçük karesinde hayat var, bunu görmek de yorucu ama başka türlüsü gelmez elimden)

Çok severek de öldürebilirsiniz çiçekleri. Sevmenin de dozu var işte. Azı karar çoğu zarar. Bazı güzel şeylerin sınırları olmasa ne güzel olurdu. Çiçekler çürümezdi o zaman yahut gözlerim. Bazı adamların kötü şarkısı yok. Ama sanırım, sevgili Düzağaç da benim gibi ayar tutturamayanlardan. Kendisi bir başka şarkısında da yüreğindeki bütün çiçekleri kopardığını söyler. Sonra da aslında söylemek istediklerinin tam tersini söyler. Çünkü insan bazen öyle yapar. Nedendir bilmiyorum. Galiba ihtiyaçtan. İşlerin karmaşıklaşmasına, mutsuzluğa ve acıya da ihtiyaç duyuyoruz. Her şey yolunda, düzgün ve olması gerektiği gibi gittiğinde, bir süre sonra artık tekdüzeleşiyor. Bilimsel yaklaşımla beynimizin ödül sistemi artık tetiklenmiyor. (Her şey bilimsel olarak açıklanabilir hale geldiğinde hayatın bütün tadı kaçıyor.) Bu yüzdendir önce dağıtıp sonra toplamamız gerekiyor. Çok sorunsuz giden ikili ilişkilerde, hani bazen yoktan yere taraflardan biri sorun çıkarır ya işte neden tam olarak budur. En azından ben öyle düşünüyorum. Halk dilinde buna “rahat battı” deniyor. Türkçe gerçekten çok güzel. Öte yandan eğer böyle diyengillerdenseniz, Nietzsche’nin sözlerini size iletmek isterim sevgili rahatlık dini mensupları(!). Nietzsche der ki “Acı çekmeyi reddediyor, kendi acına bir saat bile katlanamıyorsan, çekebileceğin bütün sıkıntıları önlemeye çalışıyorsan; acıyı, hoşnutsuzluğu nefret edilecek, kötücül, yok edilmesi gereken şeyler olarak algılıyor, bunları yaşantının kusurları gibi görüyorsan, o zaman rahatlık dinine inanıyorsun demektir. Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne az şey bilirsiniz. Mutluluk mutsuzluğun kardeşi, hatta ikizidir. Bu ikisi ya bir arada büyür ya da sizin yaşantınızda olduğu gibi hiç büyümez; hep küçük kalır.”

Ve işte Nietzsche söylemiş, bütün söyleyeceğimi. Söylemek istediğiniz hemen her şeyin sizden önce birileri tarafından söylenmiş olmasının acısını yaşadınız mı hiç? Birkaç yüzyıl önce yaşamış olmayı dilerdim, bazı şeylerin henüz söylenmemiş olduğu zamanlarda. Yazıyı bu sözün üzerine kurguladığımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Yazıyı yazarken (yani tam şu andan beş dakika önce) bu adam dedim, kesin bunun üzerine bir şey söylemiştir ve ecce*.

(Napayım, o halde hiç okumamış gibi devam ediyorum.) Mutsuzluğu ya da bir başka deyişle acıyı bu kavramların zıttına ulaşmak için kullanıyoruz. İronik. Belki her şeyin zıttıyla var olmasının nedeni budur. Hep biri olmasaydı diğeri olmazdı diye düşünürdüm ama belki de biri olmasaydı diğerine sahip olamazdık. Kulağa aynı şey gibi gelse de ince bir nüans olduğu düşüncesindeyim. Nietzsche ikisinin ancak beraber var olabileceğini söylemiş olsa da aradaki ilişkiyi açmamış. (Üzüldüm diyemem.)

Mutluluk için acıya ihtiyacımız olsa da gerçekte sürekli acıdan kaçıyoruz. Acıdan kurtulmak için de iki yol var diyor, tabi ki Nietzsche: “Hızlı bir ölüm ve uzun bir sevgi”

“Hızlı bir ölüm” sanırım eskiler bunu; pire için yorgan yakmak ya da dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak şeklinde adlandırırdı. O yüzden acıdan kaçmak için ölmeye gerek yok. Ölmeyin.

“Uzun bir sevgi” işte buna sahip olmak için önünüze çıkan fırsatları değerlendirin. Zaten bulduysanız da yaşatın. Yaşayın.

16.10.2019

Ece ÇELİK

Not: Yazı boyunca acıdan kastım, tamamen ruhani debdebelenmelerimiz.