Konu Dışı

Satır Arası – Pencereden Bakma Günleri

Göğsümün tam ortasına oturan taşın nedeni, karantina günlerinde eve tıkılıp kalmış olmamdan mı yoksa uzun zamandır yazmayışımdan mı? Yoksa, tüm bu buhranın nedeni sadece sirkadiyen ritmimin alt üst olması mı?

Saat altı. Kuşlar uyandı, bense daha hiç uyumadım. Dediğimi yapın yaptığımı yapmayın olur mu? Gerçi ben bile dinlemiyorum bazen kendimi, oysa başkalarına verdiğim aklı kendim kullansam ne iyiydi. Öte yandan insan kendini çok dinlerse delirir (Seviyorum kız seni, tevriye). Bazılarının beyni hiç susmuyor. Sussa içimdeki ses bazen. Geceleri kafamı da çıkartıp, kitaplığımın üzerine koysam ya? Saçma sapan aletler geliştiriyorlar; öyle soyucu böyle kesici mutfak aletleri, makyaj yapmak için bin türlü fırça. Gerçek sorunlara kimse bir çözüm üretmiyor. Yok mu bir kötü düşünce mıknatısı? Dert arındırıcı losyon? Kötü-insan-savar? Üzüntü giderici krem? Siz icadı yapın ben isim bulurum.

Ne çok şey istedim. Oysa ben Sevgili Fernando’m* sayesinde hiçbir şey istememenin verdiği o mutlak saadete kavuşmuştum (sanmışım). Yeni öğrenilen bilgileri sık tekrar etmeli, yoksa fabrika ayarlarımıza geri dönüyoruz. Telefona hemen her gün güncelleme geliyor, onlarca programı güncellemeyi ihmal etmiyoruz da kendimizi neden güncellemiyoruz? Al işte, bunun da aleti yok.

Penceremin önünde bir serçe ötüyor şu an, menekşem tekrar açtı. Bunlara mutlu oluyorum. Küçük şeyler -yani herkes onlara küçük dediği için küçükler, gerçek değerleri bilinmiyor- beni mutlu ediyor. Bu, kendimi bildim bileli (hala bilemedim ya neyse) hep böyleydi. Geçenlerde küçük şeylerden mutlu olan insanların daha mutsuz insanlar olduğunu okudum bir yerlerde, bu doğruysa vay halime. Hoş, artık bir şeylerin doğrusunu yanlışını araştırmayı bıraktım. Neye inanıyorsanız o sizin doğrunuz. Gerçek gerçekte olan değil, senin kafandaki. Olmadı dersen ve inanırsan buna, olmaz. Bu düşünceyi deliliğe yakın ya da kendini kandırma gibi görebilir bazıları. Oysa bunu zaten herkes, hepimiz yapıyoruz. Sabahattin Ali, “Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin esvafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?” retorik sorusu ile durumu şahane özetler. Sonuca varmak için çoğunlukla gerçeğe bakmıyoruz, soru bile sormuyoruz.

Bazen sorunun cevabı gözünün önünde de olsa insan istemiyor bakmak. Sanırım orta okuldaydım, dershane dönüşü biri elime bir tanıtım kağıdı tutuşturmuştu. Neyin tanıtımı hatırlamıyorum ama üstünde yazanı unutmadım: “İnsan nedir?” Katlı kısmı açtığınızda da sorunun “cevabı” vardı: “İnsan aradığı şeydir.” Çok hoşuma gitmişti bu söz. Ancak şimdi fark ediyorum ki benim sevdiğim soruydu. Ve milyonlarca farklı cevabı olan bu sorunun, cevabı artık hiç hitap etmiyor bana (oysa tezimi doğruluyor). Yolculuk olmadan gideceğin yere varmak çünkü bu, kolaycılık. Bunda bir güzellik göremiyorum. Hep zoru sevdim. Önemli olan sonuçlar değil, niyet. İnan her zaman dümdüz yolunda gitmek istemez arada kaybolmak, Edward Bloom** gibi zor yolu seçmek ister. Ben yolun nereye çıkacağını bilmek değil yolu yürümek istiyorum. Pencereden bakma günlerinde, oturduğun yerden yürümek zor.

Verilen hasarı affedebilirim, kötü niyeti asla.

“Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
Sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok.
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok!”
Ömer Hayyam

*Fernando Pessoa – Hiçbir Şey İstememenin Mutluluğu

**Edward Bloom – Big Fish (2003) ana karakter

Ece ÇELİK

07.05.2020