tilki

Uğultulu Tepelerde Kırmızı Kurnaz Tilki

“Uğultulu tepelerde dolanan bir kurnaz tilki varmış. Yıldızlara dolarmış, düşmüş.”

Romanların bazı karakterlerini anlamak mümkün değil, yazarları onları sevilmesinler diye mi yazmışlar. Acaba bu yazarın hangi yönü? Rüzgâr camları öylesine uğuldatıyor ki Heathcliff az sonra, ben geldim, diye camı tıklatabilir. İyi bir yaza”n” bu sesi Zavallı Cathy’nin yakarışına benzetirdi ama “No more drama!” en azından bu gece. Üstelik bir otel odasında gecenin karanlığında, camlarda uğuldayan rüzgar korkutucu olmaya diğer tüm duygulardan daha yakın. Gerçi, kötü olan biri mi yoksa üzgün olan biri mi daha fazla yıkım yaratır, emin değilim. Sahi fırtına kızgın mıdır yoksa üzgün mü? Fırtına, üzgün olmasa neden ağlasın ki? Belki hem üzgün hem de kızgındır; belki duygular arasında ilk bakışta düşünüldüğü kadar keskin çizgiler yoktur. Şayet öyle olmasaydı, birinden diğerine nasıl böyle kolayca akıverirdik. Ancak sorun şu: Fırtına kime kızgın? Sonuçta kim zarar gördü? Öfke kontrolü şart! Kontrol şart. Beyler bayanlar kemerlerinizi bağlayın uçuşa geçiyoruz ama hemen geçemeyiz, önce hostes kontrol edecek, kemeriniz bağlı mı diye? Çünkü kontrol.

Hayatının kontrolünü eline al, direksiyonda sen varsın, hayatının başrol oyuncusu sensin! Yapma ya? Balatalar ısınmış. Eee? Rampa aşağı dümdüz… Bunu öğretmediler işte. Bazı şeyler öğretilmez, öğrenilir. Bu ara aklımdan sıkça geçip duran “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” Hiç de bile işte; en çok, yaşayan bilir. Kimin yüzündeki çizgi sayısı fazla ise en çok o bilir. Kimin kafasında daha fazla tilki varsa o bilir. Bilmediğini tilkilere sorar, tilkiler dile gelir. Tilki çok güzel hayvan… Günümüz deyimiyle “underrated” ve Türkçe’nin azizliğine uğramış. Biraz kafan çalıştı mı işte böyle yapıştırırlar yaftayı, sinsi derler, kurnaz derler. Canım Yasemin Mori bile demiş, “kırmızı kurnaz tilki”. Aşkın ellerine düşmüş, yıldızlara dolarmış düşmüş. Çok güzel şarkı be… Ama anlamaz onlar, farklı olana yapıştırırlar yaftayı. Boşver, gazla gidelim. Bakınız Mori de “underrated”. Bu sınıfa giren son zamanlarda çok şey var ama ekonomiye giremeyeceğim. Bir şekilde lafın ucu nasıl gelip oraya dokunuyor. Yok yok büyük sorunlar beklesinler, her şeyi ben çözemem. Biliyor musunuz, omuz ve sırt ağrıları hep strestenmiş. Tilkilere haksızlık etse de bence Türkçe çok güzel bknz. “omuzlara binen yük”.

Bazen hayret ediyorum tek bir şey düzelse sanki her şey düzelecek, domino taşları gibi ama tersten işliyor. Gerçi her şey düzelmesin, bazı şeyler azıcık dağınık kalsın. Neden çünkü göze geliyoruz. Kimseye bir şey anlatmadığında, her şey yolunda gidip, yoluna giriyormuş. Ya da önce yoluna girip sonra… Neyse anladınız siz. (Direksiyonda kim var? İnşallah bizden biridir.) Yaşamın sırrını bilip de bir türlü Nirvana’ya ulaşamayan keşiş gibiyim. Bağdaş kurup oturmaktan dizlerim uyuştu. Benim zamanında emanet edildiğim hemşire yapmış totemi; bakmış dilime, demiş “bu kız dilli olacak”, iyi halt yedin hemşire! Totem yapıp totem bozuyoruz, neden çünkü lanet bi’ takım tutuyoruz. O değil de şu toplu oyunun tadı hepten kaçmadı mı? Size de yazık sevgili sporseverler. Ama size de başkası üzülsün. Eskiden gazetelerin Gözüm Abla köşeleri olurdu, millet derdini anlatır, içini dökerdi. Hala var mı? Olsa fena olmaz bence, hem kimse okumuyor, artık rahat rahat anlatırsınız. Gerçi emekli albaylar hariç, onlar okuyor. ” Okuyorsunuz, değil mi albayım?” Bir insan her gününü birbirinin aynısı olacak şekilde yaşar mı? Yaşar mı yanlış soru, yaşıyor çünkü. Yaşamalı mı? Belki huzur bundadır: yani sıkıcılıkta. Belki bu ikisi de öfke ve üzüntü gibidir, etle tırnak gibi. Bilmiyorum, denemedim. Bizde her gün bir atraksiyon var, bir şenlik var sensizlik var, bir de dinmeyen bir uğultu. Heathcliff gelmiş olmalı, gitmem gerek.

30.11.21

Ece ÇELİK ATALAY

Bunu da okumak isteyebilirsiniz.

https://www.dytececelik.com/2021/05/29/domates-ve-bi-film-sinir-krizinin-esigindeki-kadinlar-1988/

Comment 1

Write a comment